Sabahın ilk saatleri… İstanbul… Taksim Meydanı. Tam karşımda Gezi parkı. Bir geceyi daha ardında bırakmış yeni bir güne hazırlanıyor. Göz göze geldik. Çimlerin aralarından gülümseyerek bakıyorlardı. Hepsi gençti, çok yakışıklıydı.
Hasan Ferit’in ateş bakışlarına takıldım bir an. Ethem, Abdocan, kırmızı elbiseli kadın, Mehmet Ayvalıtaş, Ali İsmail, Medeni, “gelin ulan” diye haykıran sakallı Hamit, hepsi ama hepsi orada toplanmıştılar. Berkin sabahın ıslak çimleri üzerinde yuvarlanıyor.
“Heyyy çocuklar” dedim. “Bana bir avuç toprak verin”. Hepsi şaşkın baktılar. “Bana bir avuç toprak verin Moskova’ya Nazım’a gidiyorum!”
Güneş Gezi Parkı’na bir ucundan yavaş yavaş vururken toprağımı koydum çantama. Son bir kez bakıp bizim çocuklara ve parka düştüm yollara. Arkadaşlarla havaalanında buluştuk. Ben ikinci gelendim. Heyecanlıydık. Arkadaşlarım uzun süredir hazırlanıyordu bu ziyarete hatta Kril Alfabesi öğrenmiş, Rusça dersler almıştı bir tanesi. Rus edebiyatının önde gelen yapıtları okunmuştu. Son olarak ben de çantama bir Nazım şiirleri kitabı atmıştım.
Uçakta nerdeyse hiç Rus yok gibiydi. Kendimize internet üzerinden küçük bir ev kiraladık. Moskova çok pahalı bir şehir. Otelleri de öyle. Evi kiraladığımız kişi bizi havaalanında karşılayacak. Öyle anlaştık.
Uçakta cam kenarından aşağıyı izliyordum. Karadeniz’i geçmiştik, tahminen Ukrayna üzerinde olmalıydık. Aşağısı dümdüz görünüyordu. Yemyeşil devasa bir ova. Moskova için inişe başladığımızda her şey daha net görünüyordu. Her yer ormanlarla kaplı. Şehirlerin içlerine girmiş ormanlar görünüyordu. Bir tepe bile yok gözümüzün görebildiği alanda.
Havaalanından çıktığımızda elinde isimlerimiz yazılı kartonla bizi bekleyen bir adam gördük. Heyecanla yanına gidip selamlaştık. Ama gelen ev sahibi değil, bir taksici. Genelde misafirleri o alırmış alandan. Yani bir iş ilişkisi. Bize Türkçe “hoş geldiniz” deyince şaşırdık.
Moskova’da yaşayan bir Ermeni’ymiş. Ne diyeceğimizi şaşırdık. Bu konuya pek çalışmamıştık galiba. Aklımıza ilk gelen kelime “Ahparing” oldu.
Öğle vakti yaklaşıyordu ve hava çok sıcaktı. İstanbul’un biraz soğuk olmasından kaynaklı Moskova’da böyle sıcak bir hava beklemiyorduk.
Bizi iki genç kadın karşıladı, oldukça sıcakkanlıydılar. Çok büyük eski bir apartmanın önündeydik. Bahçesi demirlerle çevriliydi ve demir kapının şifresi vardı. Bizi karşılayan ev sahiplerimiz arkadaşıma şifreyi nasıl gireceğini anlattı.
Bahçe kapısındaki güvenlik bizi biraz şaşırttı ama asıl apartman kapısını görünce “ne oluyoruz?” sorusunu sorduk kendimize. Öyle bir çelik kapıydı ki filmlerde gördüğümüz kasa odalarına açılan kapılar gibiydi ve o da şifreliydi. Peş peşe iki şifreli kapı daha önümüze çıkınca güvenliğin böylesine biraz şaşırarak evimizin olduğu kata çıktık.
Evimiz Kızıl Meydan’a çok yakın. Kendimizi hemen sokağa attık, uzun zamandır hayalini kurduğumuz bu şehri hemen keşfe başlamalıydık.
Buradaki binalar çok büyük çok ihtişamlı. Çok kalın duvarları var o da soğuktan dolayı olsa gerek.
Şehrin içindeki yollar o kadar geniş ki karşıdan karşıya geçmek insanın gözünde büyüyor. Bu yüzden her yerde alt geçit var. Yolların büyüklüğünden ve trafiğin yoğunluğundan dolayı müthiş bir trafik uğultusu var. Nereye giderseniz gidin bu uğultudan kurtulamıyorsunuz.

merged(1)_Sayfa_40Vakit öğle olmasına rağmen evimizin etrafında ki sokaklarda çok az insan var. Ortalıkta bizim gibi yabancılar dolaşıyor yalnızca. Halbuki günlerden cumartesi.
Kızıl Meydana doğru giderken karşımıza birden Mayakovski dikildi. Moskova kentindeki heykellerin ününü duymuştum. Heykelin tam arkasında büyük bir tiyatro vardı ama tadilattaydı.
Meydana gelmeden Moskova Sanat Tiyatrosu’nun önünden geçtik. Tiyatro tarihinin önemli isimleri Stanislavski’den Dançenko’ya Meyerhold’a tümü de bu çatının altından çıkmıştı. Yaz sezonu olduğu için kapalıydı.
Biraz daha yürüdükten sonra Kızıl Meydan’a geldik. Sol tarafta Bolşoy Tiyatrosu vardı. Önce oraya doğru gittik. Bizim tiyatrolarımızda görmediğimiz bir ihtişam var. Antik Yunan’daki binalar gibi büyük sütunlar var. Önünde insanlar yanında küçücük kalıyor. Buradaki binaların, yolların büyüklüğünün insanı ezen bir tarafı var.
Bolşoy’da bir gösteri izlemek istedik ama çok pahalıydı, bizim bütçemizi aştığı için vazgeçtik. Gelmişken tiyatronun içini görebilir miyiz dedik ama binayı gezmek için de bilet almak gerekiyormuş ve oldukça yüksek bir ücreti vardı.
Kızıl Meydan’a giderken eski ve görkemli bir bina gördük -gerçi buradaki bütün binalar eski ve görkemli- kapısındaki yazıyı çözebildiğimiz kadarıyla bir müzeydi. Hemen girdik. İçeride bir sergi vardı, İkinci Paylaşım Savaşı’yla ilgili. Hem filmler yapmışlar hem o döneme ait fotoğraflar ve eşyalar sergileniyor. Faşizme karşı kazanılan zaferi yad ediyorlar. Bizim de tüylerimiz ürperdi, burası aslında bir sergi salonuydu ve biz de bu sayede Moskovalılar’da İkinci Paylaşım Savaşı’nın nasıl derin izler bıraktığını görmüş olduk.
Elimizdeki haritaya göre Kızıl Meydan’a gelmiş olmalıydık. Etraf kızıla boyanmış binalarla doluydu ama meydan küçüktü. Burası olmamalıydı. Meğerse meydan sol tarafımızda kalmış ve girişi iki binayı birbirine bağlayan bir geçidin altından yapılıyor. Yani meydana kapıdan giriyorsunuz. “Koskoca Kızıl Meydan’ın kapısı varmış” diyorum ama bizim girmiş olduğumuz taraf böyleymiş. Gördüğümüz meydan, fotoğraflardakine hiç benzemiyor çok daha büyük, çok etkileyici. Sağ tarafımızda Kremlin’in duvarları ve Lenin’in granit Mozolesi, sol tarafımız Gum denilen alışveriş merkezi, karşımızda ise Saint Bazil Katedrali hani o renkli şeker hamurlarından yapılmış gibi duran.merged(1)_Sayfa_41
Kızıl Meydan’ın adı etrafındaki binaların kızıl renkte olmasından kaynaklı değilmiş. Kızıl Rusça da “Güzel” anlamına geldiği için “Güzel Meydan” demekmiş aslında. Ama ne meydan tam 73.000 m².
Kızıl Meydan o kadar kalabalık ki meydandan görüntü almakta zorlanıyoruz. En çok da Asyalı gezginler dikkati çekiyor. Bu meydanda eskiden Moskova Kütüphanesi ve Üniversitesi varmış. Büyük geçit törenleri burada yapılırmış. Meydan Kremlin Sarayı’ndan hendeklerle ayrıymış, açılıp kapanan köprüler varmış Kremline geçmek için ama 1800’li yıllarda kapatılmış.
Bizim en önemlisi Lenin’in granit kabri bu meydanda. Önce ona bakıyoruz hangi saatlerde ziyarete açık diye. Öğlen 13.00’e kadar ziyaret ediliyormuş. Bugün kaçırdık. O renkli şeker topu görünümlü Katedral de 17.00’de kapanıyormuş onu da kaçırdık. Madem öyle meydanın diğer tarafındaki tarihi alışveriş merkezini görmeye gittik.
Dışı çok eski ve tarihi ama içerisi oldukça modern ve pahalı mağazalarla dolu alışveriş merkezinin. Ama yine de dükkan mantığından vazgeçilmeden tarihi yapının özelliği korunarak düzenlenmiş.
Kremlin’in kulelerindeki dev kızıl yıldızlara bakarken, Sovyet döneminden kalan duvar resimlerini izleyelim derken Dostoyevski’nin heykeliyle karşılaştık. Büyük şehir kütüphanesinin önündeydi. Tahminimizden daha fazla Sovyet izleriyle karşılaştık. Bir çok yerde orak çekiçler ve Lenin resimleri, kabartmaları duruyordu
Bu arada hmerged(1)_Sayfa_42ava kararmaya başladı. “Akşam mı oldu deyip saatlerimize baktığımızda saat 22.30 du. Bu mevsimde beyaz gecelerin yaşandığını unutmuştuk bir an için.
Geç bir vakit eve dönebildik ama zaten hava yeni kararmıştı. Ertesi gün hava çok erken aydınlandığı için erkenden uyandık çünkü bir şehir turuna katılacaktık bunun için de metroyu kullanacaktık, kaybolma ihtimaline karşı erkenden yola çıktık.
Buluşma yerine ulaştığımızda bizi Sibiryalı genç bir kadın karşıladı. Tanışma faslından sonra değişik yerlerden gelmiş gezginlere neden Moskova’yı tercih ettiklerini sordu. Sonrasında ise “Ruslar size gelmeden önce siz Rusya’ya gitmelisiniz” diye bir espri yaptı. Biz birbirimize baktık, “gözünüzü toprak doyursun” diyesimiz geldi. Bu ücretsiz bir tur, eğer beğenirsek bize başka turlar sunuyorlar o turlardan da para kazanıyorlar. İçlerinde bir “komünizm tur”u da var. “Vay be bu işi de ticarete dökmüşler ” dedik.
Kremlin’in duvarları içinde küçük bir şehir var. Her yeri istediğiniz gibi gezemiyorsunuz. Sokaklarda bile güvenlik görevlilerinin izin verdiği kaldırımlardan yürüyorsunuz. İçeride bol bol kilise ve birkaç müze var. Ama dış kapıdan aldığımız biletle içerideki müzelere giremedik. Her kapı için ayrı para istiyorlardı. Her şeyi paraya çevirmeye çalışıyorlar.
Moskova Metrosu dünyanın en büyük ve en güzel metrosu olarak bilinir. Yapımı 1931’de Stalin tarafından başlatılmış. Komünist gençler ve işçiler tarafından yapılmış. Yerin o kadar derinine yapılmış ki ben bir ara daha fazla inemeyeceğim korkusuna kapıldım. Yürüyen merdivenin sonu yukarıdan görünmüyordu, adeta yürüyen merdiven yolculuğu ile yeraltına indik. Ama yeraltında bambaşka bir dünya bekliyordu bizi.
Her istasyon ayrı bir sanat eseri, hepsinin ayrı bir teması var. Sütunlu çok yüksek tavanlar yeraltında olduğumuz hissini yok ediyor. Kiminde heykeller, kiminde mozaik resimler, kiminde oymalar var. Bu büyük istasyonlar İkinci Paylaşım Savaşı sırasında sığınak olarak kullanılmış.
Metrolarda Lenin’in kabartmalarına, resimlerine sık sık rastladık. Bazı istasyonlarda Stalin’in halkla olan ilişkilerini gösteren resimler var. Her yerde orak çekiç figürleri var. Tüm bunlar bir propagandadan öte bir sanat eseri olarak yaratılmış.
Stalin “halkımızın ihtiyaçlarını bir an önce karşılayalım” mantığından öte kalıcı, uzun bir süre gereksinimleri karşılayacak, hem de Moskova’yı görenleri derinden etkileyecek bir mimari yapıt var edilmesini önermiş adeta.
Metrolar çok eski, sanki onlar da Stalin’den beri yenilenmemiş. O kadar hızlı gidiyorlar ki sanki bütün vidaları yerinden fırlayacak. Metro hareket ettikten sonra kronemetre çalışmaya başlıyor. En çok 2 dakika 40 saniye bekledik ve 36 saniye sonra yenisinin geldiğine de şahit olduk. Dünyanın en çok yolcu taşıyan metrosuymuş.
Ertesi gün ilk işimiz Moskova Üniversitesi’ne gitmek oldu. Bu bina da Stalin’in yaptırdığı gökdelenlerden biri. Benim için ayrı bir önemi daha var, burası Nazım’ın sosyalizmi öğrendiği KUTV üniversitesi. Nazım Batum’dan çıkıp Moskova’ya gelmiş, burada eğitim alıp dönmüştü Türkiye’ye.
Önce bahçesinde gezdik. Bahçesi Nazım’ın Rusya’da gördüğü Anadolu’daki kayın ağaçlarıyla karıştırdığı Huş ağaçlarıyla dolu. Binanın içine girmek, gezmek için çok çaba sarf ettik ama Ruslar çok kuralcı. Bizi içeriye almadılar.
Biz de oradan kalkıp Nazım’ın mezarına gittik. Ona Gezi Parkı’ndan getirdiğimiz toprağı verdik, Gezi’de yitirdiklerimizin selamını ilettik. Bu mezarlık çok büyük, nerdeyse Moskova’nın önde gelen aydınları burada yatıyor, Tolstoy, Çehov, Bulgakov, Gogol, Çaykovski…
Mezarlığı dolaşırken gencecik bir kız heykeli yolumuzu kesiyor. Kim olduğunu soruyoruz. Verdikleri yanıtla çarpılıp kalıyoruz; Tanya.
Nazım’ın dizeleri yankılanıyor bir an kulaklarımızda:
“Moskova’dandı.
Genç komünistti, Partizandı.
Sevdi, anladı, inandı
Ve geçti harekete
İpin ucunda ince uzun boynundan sallanan çocuk
Bütün azametiyle insandı”

Nazım’ın dizelerini düşünürken Tanya ile mezarlarının çok yakın oluşu da bizi bir başka yanımızdan vurup geçiyor.

Mezarlıktan çıkınca gitmemiz gereken bir yer daha vardı. Nazım’ın yaşadığı ev. O dönem Moskova’da yaşayan şair ve yazarlar kent merkezinin belli yerlerinde yaşarken Nazım kentin uzak bir köşesinde yaşamış.

Sokol Bölgesi o zaman nasıldı bilemiyorum ama bizim gördüğümüz daha çok uzak Asyalı göçmenlerin yaşadığı bir yer. Çok büyük, avlulu apartmanlarla dolu. Nazım da bunlardan birinde yaşamış. O avluda oturduk biraz, ileride Nazım’ın sık sık gidip çalıştığı bir kütüphane var, bugün Nazım’ın adı verilmiş.

Ertesi gün ilk iş Lenin’i ziyaret etmek oldu. Önceki gün mozolenin önündeki kuyruğu gördüğümüz için erkenden gidip sıraya girdik. Dünyanın her yerinden insanlar vardı. Ruslar her ne kadar Lenin’in heykellerini kaldırmış olsalar da hala Lenin’e çok saygı duyuyorlar, onların kahramanı Lenin.

Lenin’in yanına girilen kuyruk uzun ama hızlı ilerliyor. Mozolenin kapısından girer girmez büyük sessizlik var, konuşmak yasak. Kısa karanlık bir koridordan sonra Lenin’in karşısındayız. Sanki karşımızda capcanlı, birazdan kalkıp yumruğunu sıkacak bir Lenin var. İçeriye girince durmak yok, yavaşça yürüyerek geçtik önünden.

Moskova’da bütün binalar bir sanat eseri gibi, devrim sanattan ayrı gerçekleşmemiş. Her yer tiyatro ve konser salonlarıyla dolu. Parklar çok güzel planlanmış, Komünizm’den kalan gelenekler devam ettirilmiş aslında, ya da vazgeçememişler.

Sosyalizm yıkıldıktan sonra Moskova sokaklarında bir polis devleti rüzgarı esiyor.

Müzelerde, metroda, parklarda polislerin görev yapmaları ve hepsinin çelik yelek giymesi gözümüzden kaçmıyor. Her an silahlı saldırıya uğrayacak gibiler.

Ve kadınlar, Moskova’nın kadınları…Her yerde kadınlar çalışıyor. Binaların dış cephe inşasından tutun, metroda, çöp toplama işlerinde, otobüslerde aklınıza gelebilecek her yerde kadınlar çalışıyor. Hepsi çelik gibi sağlam görünüyor.

Kadınlar olmadan, sanat olmadan, devrim olmaz. Bir devrimin izlerini ne kadar silmeye çalışırsanız çalışın, öyle kolay olmuyor. Devrimin izleriyle yaşamaya devam eden bir şehir Moskova. Her taşı hala o günleri anlatıyor, bir kentin hafızasını silmek hiçte kolay değilmiş.

Moskova’dan bir akşam vakti indim Taksim Meydanı’na. Gezi Parkı tam karşımda duruyordu. Kirli hukuki oyunlar dönüyordu parkın çevresinde.

Kimsenin görmediği bir köşeden bakıyordu çocuklar… bizim çocuklar… Birden Berkin koşmaya başladı. Diğerleri peşine takıldılar. Elimde kırmızı bir poşette Nazım’ın mezarından getirdiğim toprak ve içinde ağaç tohumları vardı. Berkin torbayı elimden alıverdi. “Durun” dedim ben bu toprağı Nazım’ı anlatan bir oyun hazırlayan oyunculara vereceğim. Ama dinleyen kim. Toprakları havaya savurdular. Nazım’ın toprağı Gezi Parkı toprağına karıştı.

Şimdi İstanbul’da Taksim’de Gezi Parkı’nda Nazım Hikmet’i de aralarına almış bizim çocuklar bekliyor. Hukuksal alavere dalavere ile parkı onlardan almaya kalkacakların vay haline!

Bu yazı Tavır Dergisi’nden alınmıştır.

İlgili Yazılar