Yasaklı yollardan sana geliyoruz Taksim… Bekle bizi. Mayıs ayların gülüdür der bir şarkı. Öyle ya gül mevsimidir Mayıs. Güller patlar tomur tomur. Olur ya bazen o güller bizim yaralarımız olur patlar. Yaralarımız sevdamızın solmayan gülleridir. Kan kırmızı açar bedenimizde. Mehmet Akif’in başındaki kan gibi.

Bomonti’de toplanacağız. Sırtımda sağlık malzemeleri sargı bezi tentürdiyot, ve Talcidli suyla yola çıkıyoruz. Adım başı TOMA’lar, Akrep denen zırhlı araçlar çevik kuvvet çevik kuvvet. Ne kadar çeviksiniz göreceğiz. Bu kadar yoğun polis kontrol noktasından geçerken üzerimde taşıdığım pankartı düşünüyorum. En ufak bir aramada ele geçebilir. Pankartımız o alana girmeli. Kimbilir kaç kişide daha vardır. Doğru yerde doğru zamanda açılacak pankart. Pankart demek “biz buradayız” demek. Pankart demek “bu alanı zaptettik” demek. Pankart demek 1 Mayıs bizim demek… Yanımdaki arkadaşım üzerimde pankart taşıdığımı bilmiyor. Daha fazla kontrol noktasına yakalanmamak için bir taksiye binmeyi öneriyorum.

Bomonti’ye yakın bir yerlerde iniyoruz. Kurtuluş’ta ara sokaklarda dolaşarak tanıdık yüzler arıyoruz. Yoldaşlarımız fazla gecikmeden buluyorlar bizi. Toplanma noktamızı söylüyorlar. Üzerimdeki pankartı teslim etmem lazım çünkü sağlık görevlisiyim. Arkadaşlara sağlık görevlisi olduğumuzu bizi ihtiyaç anında bulmaları gerektiğini söylüyoruz. Bundan kısa bir süre sonra 50 kişilik bir grup ellerinde taşlarla sloganlar atarak ilerlemeye başlıyoruz. Üzerimdeki pankartı çıkarıp uzatıyorum. Ellerinde taş olmayanlardan biri pankartı kapıyor ve koşmaya başlıyorlar. Pankartı açıyorlar. O kadar mutluyuz ki… Ancak bu pankartı devretme anı tıpkı bir bayrak yarışına benziyor. Eğer bir kamera ile çekilse çok hoş bir film sahnesi olacak… Bundan kısa bir süre sonra yaşadığımız şey ise bir tiyatro oyununda olur herhalde. Bir film yönetmeni arkadaş ile karşılaşıyoruz. Ona bu sahneyi anlatıyoruz. Çok heyecanlanıyor ve kaçırdığına üzülüyor. Giderken yaralı olursa yardım edebileceğini söylüyor. Telefon numarasını alıyoruz.

Neden buradayız?… Neden Taksim’e gitmek istiyoruz?… Bunu düşünüyorum. Ülkemizde 1 Mayıs işçilerin, emekçilerin bayram günü değil. İşçilerin, emekçilerin, cümle halkın dayanışması, mücadelesi ve kavga günü olmaya devam ediyor. Ve devam edecek ta ki, ezilen sınıfın zaferi taçlandırdığı güne dek! Göğüs göğüse çarpışmalardan, nice bedellere tek tek alınan haklarımız, tekrardan tek tek geri alınmaya çalışılıyor. Birçok işletme, büyük şirketler, holdingler iktidardan güç alarak 1 Mayıs’ın tatil günü olmasına rağmen, işçileri çeşitli tehditlerle, işten çıkarma tehditleriyle çalıştırıyor. ’77’den bugüne Taksim 1 Mayıs alanıdır. Ve yine mücadelelerle, direnişlerle, nice bedellerle Taksimi söke söke aldık. Ve tekrardan yasaklandı, hala yasaklı. Yasağın boyutu politiktir, sınıfsaldır.

Burjuvazi tarihimizi, değerlerimizi unutturmak, yok etmek için her yolu denemektedir. Ama başvurduğu her yol boşunadır. Dimitrov’un da dediği gibi: “Dünya proletaryası, burjuva demokrasisi haklarını alabilmek için kan revan içinde kalmıştır ve bu haklarını da elinde tutabilmek için, tabii ki bütün gücüyle savaşacaktır.‘’

Yeniden 1 Mayıs’ta her sokak Taksim’dir. Bir polis anonsundan duyulan sözler duyuluyor, ‘’Amirim her sokaktan insan çıkıyor’’… K orkunun ve umudun karışı karşıya geldiği anlardır. Aslında bulunduğun her yerin Taksim olduğunun kanıtıdır. Edirne’den, Kars’a, Karadeniz’den, Akdeniz’e ‘’Her Yer Taksim, Her Yer Direniş‘’ dilde slogan, bilincinle yürektedir Taksim. Duygu da, düşünce de zaptedilememiştir. Zaptettikleri yalnızca sokaklardır.

Taksim. Her sokak başında, Mehmet’in çıkınında topladığı taşlar, avucuna sardığı ateş topu patlayacaktır birazdan. Başka bir sokaktan Berkin çıkacaktır, hesap soran gözleriyle, bir el kırlangıç kaşları gibi bayrak olacaktır, bir yanda adalet arayan sapanı çıkacaktır ummadıkları anda!

Bir bariyer yığınağında polise, ‘’ Evet biz eylemciyiz. Haklarımız için, taleplerimizi haykırmak için yürüyeceğiz Taksim’e. Gerçek 1 Mayıs alanı Taksim’dir. Biz buradan geçeceğiz, öyle ya da böyle geçeceğiz, gerekirse İstanbul’u tavaf edecek Taksim’e ulaşacağız! Durdurabilecek misiniz?

Durduramazsınız!‘’ diyen halkın kararlılığıdır Taksim. İşçinin, emekçinin, şehitlerimizin kanı ile sulanmıştır o meydan. Halkın tarihini, değerlerini sahiplenmesidir Taksim Meydanı.

Bir caddeye vardığında, kollukla yığılmış, ‘’Onlar da silah var silah’’ diyen polisin yalan ve provokasyonlarına karşılık, Şafak olup altmışında bir dede dikiliyor karşısına, “Yalanlarınızla evlatlarımıza saldırmanıza, işkence yapmanıza izin vermeyeceğiz, onları size yedirtmeyiz! Hiçbir yere gitmiyoruz.’’ Polisin, ‘’Ama taş atıyorlar ‘’ sözlerine karşın, koca çınar bir kez daha atılıyor korkusuzca, zalimin önüne dimdik ve ellerini savurarak: ‘’Hedef alarak gaz fişeği atıyorsunuz, plastik mermi, bomba kullanıyorsunuz. Kalkıp çiçek mi uzatacaklardı?‘’ Aynı yaşlarda bir teyze Elif olup da haykırıyor sanki: ‘’O saraylar, saltanatlar yıkılır bir gün. Halka zulüm etmekten vazgeçin!”

Size bugün bu emri verenler, yarın olmayacak. Kim koruyacak sizi? Bugün işçinin, emekçinin günü rahat bırakın insanları, gitsin anmasını yapsın. Bugün yaptıklarınız, yarın gelir sizi bulur. Adalet bir gün size de lazım olur, ya da gelir bulur! ‘’Taksim’e giden başka bir güzergahta Bahtiyar’ın öfkesiyle bilenmiş bir yürek, bir el, tarihsel bir el, baş parmağıyla hedefe kilitlenmiş, gücünü ideolojisinden alarak hesap soruyordu. Ellisinde bir emekçi polisin üstüne yürüyerek, ‘’Açım aç! Ya biz emekli olamıyoruz emekli. İşe almıyorlar işe, emekli olamıyoruz. Ay sonunu nasıl getireceğim diye düşünmekten bıktım artık. Çocukluğumdan beri çalışıyorum, bir gün bile gün yüzü görmedim, rahat bir nefes alamadım şu hayatta. Çocuklarımı okutmak için kılı kırk yarıyorum. Soframıza ayda et ya geliyor ya gelmiyor. Kalp hastasıyım, gün geliyor ilacımı alamıyorum. Siz bize gaz atıyor, vuruyor, öldürüyor para kazanıyorsunuz. Bu vatan bizim, bizimmm! Yeter artık, yeter, yeter, yeterrrrr! Her yer Taksim, her yer direniş demeye, sesimizi duyurmaya, haykırmaya devam edeceğiz.’’ diyor… Bir başkası düzenin, burjuvanın polisi olanlara, ‘’ Halkın polisi olun, anneniz babanız hiç mi insanlık öğretmedi size, yüzünüzü halka dönün.’’ diyerek tepsisini gösteriyordu.

Polisin TOMA’sına karşı da, dimdik duran Mehmet’ ler vardı. Suyuna karşı; birbirine sımsıkı sarılan, dinamik, genç işçilerin, kenetlenmiş direnişleri polisi çaresizleştiriyor. Onların kararlılığı, beyinlerinde ki sarsılmaz bilinç, sıkılı yumrukları ile alev saçıyorlar. Karşıdakiler gıpta durmuş, düşmana bile saygı duyuracak cinsten. Çünkü haklılar! Ve onlar ne yaparsa yapsınlar, bir kez daha yenmişlerdi. Cesaretin ve iradenin en önde yürüdüğü sokaklalar da, köşe başların da, caddeler de, her yer Taksim’dir. Umudun ve cüretin en önde yürüdüğü sokaklar da, halkın gülen yüzleri karşılıyor.

Çatışma başlıyor sokak sokak… Her sokakta bir bariyer bir polis yığınağı. Sivil polisler cirit atıyor. Korkuyorlar… Korkunun resmi bu olsa gerek. Bariyerin önünde birikiyoruz ve slogan atıyoruz. Yaşasın 1 Mayıs…

Ellerimizdeki taşlar Berkin’in elindeki taşlar. Berkin’in taşları ile ilerliyoruz. Elektrik direkleri devriliyor. Bulduğumuz her şey barikat malzemesi oluyor. Gaza boğuyorlar ortalığı. Birden birkaç kişi yanımıza geliyor koşarak. Ağır bir yaralı olduğunu bileğinin kesildiğini ve bir apartmanda polis ablukası içinde olduğunu söylüyor. Polis o bölgeyi çembere almış. Yaralının bileği kesilmiş ve kanı durduramıyorlar. Bulunduğu bölgeye geçme çabalarımız sonuçsuz kalıyor. Ambulans çağırıyoruz. Polis ambulansı apartmanın olduğu yere doğru sokmuyor. En sonunda yine çareyi buluyoruz. Polis noktasına taş yağıyor. Polis gaz sıkıyor. Ambulans giriyor. Devamını yanımdaki sağlıkçı arkadaşım anlatıyor: “Ambulansla birlikte apartmanın olduğu yere gittik. Yaralı arkadaşın koluna flama sarmışlar. Koşarken camların üzerine düşmüş. Bileği kesilmiş. Sonra apartmana sığınmışlar. Boynumdaki fular ile tampon yaptım kanı durdurduk. Ambulansta dikiş atıldı ve polis bizi gözaltına aldı”… Alçaklığın adı bu olsa gerek. Kan kaybı olan bir insanı hastane yerine işkencehaneye götürüyor.

Çatışmalar sokak sokak sürüyor. Feriköy’e gitmemiz gerektiği söyleniyor. Bir MHP bürosunda faşistlerin satırlı saldırısına uğruyor arkadaşlarımız. Polisin kurduğu pusuya düşüyorlar. Her sokakta gözaltı yapmaya başlıyorlar. Gözaltı ve kimlik kontrolü…

Berkin’in mezarının olduğu Feriköy Mezarlığı’na gidiyoruz. Bak Berkin elimizde taşlarla geldik. Taksim bizim olacak sen rahat uyu… Feriköy’ün ara sokaklarında direniyoruz. Dik bir yokuştan polise vur kaç yapılıyor. Kitle Hacı Hüsrev yönüne doğru ilerliyor. Oradan zorlanacaklar barikatlar.

Hacı Hüsrev halkı kapılarını açıyor devrimcilere. Ezilmiş, horlanmış halkımız… Vatansız bırakılmış; işsiz, aç, kimliksiz bırakılmış halkımız kurtuluşun yolunu görüyor. Onlar değil mi polis işkencelerinden geçen? Yozlaştırılan, horlanan… Hacı Hüsrev gençlerinden çatışmaya katılanlar oluyor. Bu arada polise küfür edenler oluyor. Sorumlu arkadaş küfür edenleri uyarıyor. “Arkadaşlar küfür etmiyoruz. Küfür etmek bize yakışmaz.. devrimciler küfürlü konuşmaz küfür etmeyin!” Küfür eden Hacı Hüsrev’li gençlerden biri oldukça utanıyor ve hemen savunmaya geçiyor. “Tamam abi ya… Tamam kızma ben bilmiyordum küfür etmediğimizi. Hemen kızma bilmiyordum. İki saat oldu daha örgüte katılalı bundan sonra etmem”… Herkes gülüyor tabii. Genç ve heyecanlı arkadaşımız bu durumdan şaşkın!

Çatışmalar saat 20.00’ye kadar sürüyor… En sonunda pankartımızın Taksim Meydanı’nda açıldığını öğreniyoruz… Çatışa çatışa geldik sana. Biz o pankartın bedelini ödedik… Orada açılan bedeli ödemiş pankarttır… Kanımız aktı kafamız gözümüz yarıldı ama biz o pankartın bedelini ödedik.

Dörtyüze yakın gözaltı var… Onlarca yaralı. Direniş şubelerde, çevik kuvvet otobüsü içinde sürüyor. Marşlar sloganlar… Korku her daim gözlerinde okunuyor. AKP’nin katil bürüleri bu öfke bu inanç karşısında çaresiz.

Adliye önünde “Gözaltılar serbest bırakılsın” diye bir pankart açılıyor. Polisler şaşkın. Pankart açanlar işkence ile gözaltına alınıyor. Aileler polise çakmak, pet şişe bozuk para yağdırıyor. Gözaltına alınanlar parmak izi ve ifade vermeme yasal hakları olduğu halde örgüt üyeliğinden mahkemeye sevk ediliyorlar.

4 gün boyunca tam bir hukuk katliamı yaşanıyor. Bu adliyede gerçekten adalet yok… Adalet bir kez girdi o adliyeye. Şafak ve Bahtiyar’ın sesiyle. Şimdi korkak namluları üzerimize çevrili. Adliye önünde bekleyen ailelere saldırıyorlar. Kadın çocuk yaşlı demeden. Enver Gökçe haykırıyor usumuzdan:

Açmaz

Açamaz

Deme

Hiç

Bir

Zaman

Bu

Nar

Çiçeği.

Açacaktır

Elbet

Bizim

Caddelerimizde de

Bayram

Olacak

Halkın

Üstüne

Böyle

Kalksa da

Faşist

Namlular

Namert

Ellerdir

En

Sonda

Bir

Bir

Kırılacak…”

Adliye önünde halk var. Bir kadının sözü kulaklarımızda yankılanıyor: “Eskiden polis öldürdüler diye üzülürdüm, bundan sonra üzülmeyeceğim”… Bu kadının çocuğu gözaltında hastane önünde beklerken çocuklarını polisin elinden alan sahiplenen ailelere “kışkırtıyorsunuz” diye kızan bir kadın. 3 gün içinde bu kadar değişiyor. Kendi gözleriyle görüyor gerçekleri çünkü.

Üzerindeki tişörtte Kemal Atatürk yazan bir adam polise haykırıyor. “Ben milliyetçiyim ama siz bana çok iyi gösterdiniz siz bu vatanın evladı değilsiniz. Siz burada işkence yapıyorsunuz vatan evlatlarına. Siz katilsiniz!”

CHP’li milletvekilleri geliyor. Bir ana cevaplarını veriyor. “Bir zahmet geldiniz. Ben size oy veriyordum ama vermeyeceğim. Kaç gündür ben size görmedim burada. Benim çocuğum kaç gündür aç susuz işkence altnıda, hani siz bu milletin vekiliydiniz?”

Çocuğu üniversitede okuyan bir baba soruyor: “Acaba yurttan atarlar mı benim kızımı?” Atabilirler diyoruz. “Ben n’aparım o zaman ben taa Antalya’dan geliyorum” diyor. Kızı gözaltında olan bir ana atılıyor. “Sen bunu niye düşünüyorsun kardeşim dert ettiğin şeye bak. Gelsin benim evimde kalsın benim de kızlarım var. Ben bakarım ona…”

Telefonlar alınıyor karşılıklı. Halk devrimci dayanışmanın güzel örneklerini yaratıyor. Faşizme karşı omuz omuza sloganı hayat buluyor.

Saldırı sırasında yaralananları hastaneye taşıyoruz. Kimi ezilmiş kiminin kolu kırılmış.

1 Mayıs marşını söylemenin tam da zamanı. “Günlerin bugün getirdiği, baskı zülüm ve kandır, ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez, yepyeni bir hayat doğar, dağların doruklarından…” Öyle demiş ye Dadaloğlu “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir.”

Bizim de dağlarımız var… Her birinde şahan olmaya hazırız. Bizim de dağlarımız var her birinde Şafak, Elif ve Bahtiyar olmaya hazırız…

Kork bizden oligarşi. Çünkü biz göğüs kafesimizde aslan gibi bir yürek taşıyoruz. Biz Elif’lerin, Bahtiyar’ların, Şafak’ların yoldaşlarıyız.

1 Mayıs çoşkusuz geçti… diyenler nerden baktığınız ve nerde durduğunuz önemli. Biz 1 Mayıs’ı coşkulu geçirdik. 1 Mayıs’ı öfkeli geçirdik. İnternet başında klavye ile kutlamadık 1 Mayıs’ı. 1 Mayıs bizimdi bu nedenle…

Elbette gireceğiz o meydana, daha önce nasıl girdiysek yine gireceğiz Şafak Şafak… Çünkü savaşıyoruz. Ve iktidarı istiyoruz. Bize tarihimizi unutturmak istiyorlar. Unutmayacak ve unutturmayacağız… 

Bu yazı Tavır Dergisi’nin 150. sayısında yayımlanmıştır.

İlgili Yazılar