Türkçenin en büyük şairlerinden birini yitirdik. Şimdi onun hayata, insana ve kavgaya dair söylediklerini alnımıza yazgı diye kazıma zamanı.

42 günden çok daha uzun açlıklar yaşamıştım 42 Gün’ü okuduğumda. Fakat açlıkları hiçÖlme oğlum, ölme emi oğlum diye sayıklayan annelerin donunda yaşamamıştım ki. Büyü de baban sana diye başlayan türküyü biliyordum hemen herkes gibi, ama 100 sayfayı bulmayan bu kitaptaki yangın yerinde dinlememiştim ki.

İncelik eksikliğiydi Gülten Akın’ı “incelikler şairi” yapan. “gündelik giysiler gibi eski inceliksiz” ilgiler. O sesi kullanmasa keşke korkuyorum dedirten anlar. Aynı dille konuşuyor / Aynı dili konuşmuyor olmaklar. Bir de “Git oldu can sürgün geldi dayandığında ilden ile göçerken bulduğu dar vakitler. Neden şiir dışı türler değil? diye bir soruya “Ocakta yemek, kucağımda çocuk vardı, ancak şiir yazabiliyordum” diye cevap verdiğini hatırlıyorum.

Cellat sessizliğimize şaşma / Doğururken bağırmak gerekli / Ama ölürken asla diyordu bir orman şiirinde. Önerdiği gibi sessiz öldü. Ölümü sevmeliyiz bazan / Hiç sevmemekle birlikte / Çünkü görülecek / Bizden ve karşıdakilerden, demişti ama şiirleri bize en çok yaşamı sevdiğini söylüyor: Onardım kendimi geri çekilmelerle / Yaşamı da seni de seviyorum.

Sırtlarında çıkınlarıyla kırdan kente akanları yazdı. Geldik sonra / Büyük kentlerin kapılarına / Kandan gölleri var. Bugün çoğunlukla bir orta-üst sınıf mahallesi olan Seyran sırtlarına ilk yerleşen kır yoksullarının etlerini çiğneyen dişleri: Aman bu nasıl barış / Barışın böylesi görülmemiş / El işte, ağız yoklukla dalaşta. O bu dalaşta yokluğun karşısında yoksulların yanında saf tuttu. Bir de abisi vurulmuş kızların, yürek yangısı annelerinin, kırılmamış amakırık bir onur ile yaşayan babalarının.

Bir de su yürümeyince dağ uçmayınca sevdiği Şirin’i sarabilmez Ferhat’ların. Oğlunun yoldaşı olan devrimcilerin acılarını, ölümlerini türkülerine dökmekle kalmadı, büyüyüp de on yedisine geldiğinde idamlar alınanların, her gördüğüne bir kırmızı gül karşılığında canındaki ateşten verenlerin savaşımlarıyla var ettiği umudu şiirledi: Ölümden korkmak ne / Başka yaşamlar var ucunda / Daha bir aydınlık daha bir kurtulmuş.

Anlarsın anlarsın zalim de üşür demişti Ertuğrul’u vuran katil Osman’a. Bugün kaçsan kaçsan tavşan donuna girsen, sen de vurulursun mümkünün yoktur diye sürüyoruz aynı türküyü şahbazların yüzüne. Onlar ne kadar ölümlüyse bizimkiler o kadar ölümsüz: Düşman şaşkın mıdır kör müdür? Kurşun yediveren gül müdür? Vurulan ölmüyor, bu nasıl vurma?

Kadındı, şairdi. Ama “kadın şair” değildi bana kalırsa. Yalnızca şairdi ve çok uzun süredir Türkçenin yaşayan en büyük şairi. Ama kadın olanın türküsünü onun kadar güzel söyleyen az ses vardır. Türkçenin en güzel kadın şiirlerinden birinde Kocamız ilk oğlumuzdur / Güderken bizi tanrı adına / Yüreği kamaşır huysuzluktan, der. Egemene karşı evde dışarda dünyada, özgürce, eşit eşite durmayı özlerken bazen de gücü çekilir: Çocukları koyver, deyiverir bir ana olarak: Nerede gitseler ne yapsalar / Nasılsa füzeler bombalar onları buluyor.

Acının duvarının aşıldığı en ağır halleri en yalın imgelerle anlattı. Bir arkadaşa bir başka arkadaşın artık aramızda olmadığını anlatmamız gerektiğinde, Seni özlediğini söylüyordu / Artık hiç görüşemeyeceksin diyebiliriz kederli bir acımasızlıkla. Ağlayıp bir ferahlık çöktüğünde içimize, Dün ağladık gelininen, yorulduk’u hatırlayabiliriz. Daha da eskimez insan, eskidikçe ağlamasa diye gözyaşlarımızı tutabilir, Sor bakalım, adam diye kaydımız var mı? diye yaşadığımız yazgıya küfredebilir, dünyalık şeylere dünyanın parası gerek diye yakınabiliriz. Şair, Terentius’tan Marx’ın mezar taşına geçen bilgeliği dört sözcükte özetlemiştir nasılsa:

Cümle hal insan halidir

İlk duyduğum anda melodik duruluğuyla beni sarsan Büyü’nün, yasak olduğu yıllarda bir komşu evinde defalarca dinlediğim Ayvaz Ağıdı’nın, kederli coşkusu ile Bunalan Ozan İlahisi’nin ezgileriyle büyüdüm ve sanırım en çok şiirini bestelediğim çağdaş şairdir Gülten Akın. Birkaç yıldır kapısını çalıp onun türkülerini ona söylemek istiyordum. “Geniş zamanlar” umduk, olmadı. Güze düştü sesi. Onun haberinden bir iki hafta önce başka bir ses damlamıştı en zalim ay ekimin sacına. Coşkuyu ve şiiri meşelerden toplamaya gittiğim Dersim’e sırasız bir ölümün haberiyle vardığımda aklımda yine onun dizeleri vardı: Gencidin, tezidin, sıra bilmezdin.

Sanki Devrim’in birçok bölümünün başında onun dizeleri duruyor. “Bizim bir haziranımız…” diyen Turgut Uyar kadar önceden hissetmiştir çünkü Gezi günlerini. Parkları çalınmış alanları yağmada / Her yanından beton kistler çıkarırken / Kentin istediği nedir sorusunun cevabını bilir. Dilendiğimiz bakır tasları, gözyaşlarını sildiğimiz mendilleri atmaktır kentin bizden istediği. Ellerimiz gerekli çünkü, yumruğunu sıkmak için. Bir kez sıktıktan sonra şairin talimatı açıktır: Durmadan yenilen, dünya genişliğinde / Dön, İstanbul’u al.

Aldık. Kaybettik. Yeniden alırız. Yürüdükçe öğreniriz yolu ve yürümeyi. Yeter ki unutmayalım, bağışlamayalım, susmayalım: Sakın düşmanını sevme, sakın susma / Bekle büyük kavgayı bekle / Anlıyor musun yüreğim?

Anlayalım. Şairin 6 dizesi vardır ki hayatın ve devrimin yolunda olanlar alınlarına yazgı diye kazımalıdır. Kazıyalım:

Şimdilik
Gün küçük dağların ardında
Ve yolumuz var daha
Her şey olgunlaşır
Çürüyüp dökülür zincir
En güzeli, yol yürüyüş öğretir
.

Öğrenelim…

Bu Yazı Barış Yıldırım tarafından kaleme alınmıştır.

İlgili Yazılar