yalnizlikMevsim sonbahara dönmüşken, adımlarım neden yavaşladı bu kaldırımlarda. Her günün bir öncekinden farkı kalmamaya başladıysa ve eve dönüş saatlerinde otobüsün hep aynı yerinde oturup, aynı camdan yanıbaşından geçen arabaları seyre dalıyorsan, nefes almakta zorluk çekiyorsan ve birden içten, derinden bir nefesle başını otobüsün camından alıp, otobüsün içindeki suretlere çevirip umutsuz hissediyorsan biraz ölmüşsün demektir.

 

İlkokulda ilk kez gördüğümüzde karbon kağıdının tarifsiz kopyalama yeteneğini hissettiğimiz şaşkınlığı çocukluğumuzda bırakıp, günlerin bir birinden farklı kılmanın bir çaresini bulmalısın. Bulamıyorsan kendini bırakmalısın önünden akıp giden nehre. Odysseia (Odesa) Truva’ya dönerken o küçük su sızıntısını görmese, görse takip etmese kaybolduğu ormandan kurtulabilir miydi? Biliyordu Odysseia bir küçük sızıntı varsa, o sızıntı dereye, dereler nehirlere dönüşürdü. Ve o nehirler mutlaka bir göle, bir denize kavuşurdu. Ve o bereketli topraklarda birileri yaşardı. biliyordu bu gerçeği… Peki sen neden atlamıyorsun önünden akıp giden nehre… Nehre atlayıp, deniz neden olmuyorsun, olamıyorsun…ol… yani olmuyor demek olmaz, olamaz…

Dertlisin, benden de mi dertlisin diyordu Müşfik Kenter o misal işte… Ve o nehre atla… Otobüse binme mesela mesai saatleri bitiminde, yürü biraz belki o camdan baktığında gördüğün arabalardakilerle karşılaşırsın, belki omuzuna bir omuz çarpar düşersin, ama kalkarsın yürürsün…

Gecenin öteki yüzü oluverirsin bakarsın… Gece derdim bir zamanlar, gece saklar mı bir sürgünü, evine hiç dönememiş birisini.

Zaman varken düşün, geçmişte asılı kalanlarından olma, bilirsin biri de benim asılı kalan ve hiç keyif verici bir şey değil… İnsanı, darağacındaki urgan gibi hissettiriyor. Halbuki onunda bir insan yanı var demiyor. Halbuki bataklıktaki çiçeğinde bir çiçek yanı yok mudur? Vardır elbet.

Unutma, tarih bizden bir çiçeğimizi alabilir, belki iki, üç….

Ama baharın gelişini engelleyemez. Çiçekleri koparanlar tarihin akışını değiştiremezler, tarih bizimledir.

Biz en sevdiklerimizin, yüzündeki bir beni görebilmek için kendimizden vazgeçenler değil miyiz. Şimdi nefeslerini hissederken en uzaklarına düşenlerden değil miyiz.

resmin rehindir gurbetimde
gurbetimde sesleri aşındırmış kimliksiz bir kasaba
ve senin kederini ıslatan o yağmurlar rehin

alnı özlemle dağınık bir akşam getirdim sana
sar, büyüt ellerinle, konuk et sıcaklığına
konuk et kanatları kanatılmış kuşlar getirdim sana…

ve akşam, bir kez daha
saçlarını topla ve dağıt sesini rüzgârlara
“bir of çeksen karşıki dağlar yıkılır”

çekmiyorsun!

akarsuları imrendiren yüzün de
sabahçı kahveler de biliyor
görüşmeyeli yorgunum
yıkık kentler kanadı sevinçlerimle
görüşmeyeli ya sen nasılsın
adım, adresim durur mu defterinde?
şimdi siirt’te koyun kokulu bir gecedeyim
beynimde iklimsiz papatyalar
ve kuşatılmış bir akşam duruyor penceremde

sokakların gün batınca neden boşaldığını
ve yüreğimin neden kabardığını bilmiyorum
konuşsam: sessizlik/gitsem: ayrılık

sonra kıpırtısız yasladım göğsümü boğulmuş güne
al bu çağrıları sulara göm, o uzak sulara
gurbetini rehnetme özlemimde…

Yılmaz Odabaşı

sensiz

İlgili Yazılar