Ablamın yan odadan sesini duyardım. Babama yakınır gibi: ‘’tak tak tak, sabaha kadar ne yazıyor baba bu oğlan?’’

Ne mi yazıyorum ablacığım? Ömrümün en kısa, ömrümün en naif hikayesini  yazıyorum!

İlk nefes alışımı yazıyorum. İlk sevilebilme ihtimalimi ve tabii ki ilk ayrılığımı. Belki ilk olmayan ve her daim yanımda gölgem gibi olacak çaresizliğimi, Ankara’yı, ömrümü gri tonlamalı Canım Ankara’mı yazıyorum…, hep umut ettiğimiz devrimi… Yaşamımda eksik kalmış; bayındır sokağın en naif, en sert, en gerçekçi, en kırıcı, en yakın, en uzak, en umut veren insanını ve onun ardından bakışlarımı; bir de o sokaklarda esen yüzümüzü serinleten yeli; hiç tamam olmayacak , bitmeyecek hederimi, içimdeki dikiş tutmaz kesiği; kesik  kabuk bağlasa, iyileşmeye yüz tutsa, kaldırırken o kabuğun yüreğimde bıraktığı acıyı ve ne kadar enteresandır o acının bıraktığı umudu…

Evet, ömrümün en kısa ve en naif hikayesini yazıyorum. Babamın 80’lı yıllarda, onun tabiriyle ‘köyümden çıkıp, kente olan mahpusluğumuz başladığında’ Ankara’nın memuriyet saatlerinde eve alabildiği duvar saati kalmıştı. Hiç söyleyemediğim 6-a sınıfındaki herkesin imrenerek baktığı esmer kıza yazdığım ve hiç vermediğim mektupları ve ablamın hastalığında aldığı serum şişelerinden yaptığım içine umutlarımı yazıp denize atmak için beklettiğim şişeleri, hepsi burada işte karşımda o orta boylu kutunun içinde.

Sonra üniversite… 90’lı yılların ortalarıydı, Ankara Üniversitesinin Dış kapısının mandalı olan fakültesinde, ve sonra şehirlerarası otobüs terminali de dahil sokaklarda geçen anlarımı sonra; artık İstanbul’a gidişimi ve dönüşümü… Ömrümün kıyısında olma halini. Kentin kenarına gece kondurulmuş evlerini…

Bir edebiyat dergisi olmasa da okuduğum ilk açıklamanın haberini…

Dolambaçlı, sarp yamaçlarda dolaşanlar iyi bilirler, ilk yayımlanan haberi ilk aşka benzer. Saçma sapan gerekçelerle yanında olma isteği dolup taşar, ansızın aynı otobüste farklı koltuklar çıkmış bulursun kendini sonra bir başkasının omzunda onun omzunda uyur gibi hissedersin kendini…Sonra ülkenin en kuzeyinde bulursun bir otobüs dolusu insanla kendini… Sonra geri dönüş yolunda ülkenin her yerinde onunla aynı koltukta olmak istersin. Ama parasızlığın ağımızda bıraktığı acımtırak tatla gerçeğe uyanıverirsin yalnız, yapayalnız…

Onun gibi naif, tutkulu ve geleceğe dair fazlasıyla umutludur. Üstüne üstlük ne kadar yaşarsanız yaşayın ve aradan ne kadar zaman geçse de hiç bir zaman unutulmazlar. Eski bir kesik gibi kalbinin geri kalan kesikleri arasında yerini alır. Ara sıra sızlar gibi hep bir yerlerde, bekler dururlar.

Ankara’daki dostum İbrahim’in evinde kalırdım. Ailemden ayrı düşüp gereklilik kipinde yaşadığım yıllarda.

Sümer Sokak’taki evimizin daimi konuklarını ise yıllar sonra birer ikişer sonsuzluğa uğurladık. Onlar sarp dolambaçlı yolların acı bilmez yolcularıydı. Oysa ben bir türlü ölümü beceremedim. Anladım ki yıllar sonra ölüm bile terk etmişti beni bir gece yarısı…

Sonra anladım ki, önümüzden akıp giden nehri ya seyredeceğiz kenarında oturup ya da nehre atlayıp, nehir olup denize olacağız. Şimdilerde ahvalim akrep ile yelkovan arasında kovalamacağı seyredip 420 dakikanın hesabını yapar buluyorum kendimi… İlk kesik yaramı kanatım duruyorum, sonra verdiği acıyı ve arkasından gelen umudu düşlüyorum. Kış ortasında serap görmek gibi bişey oluyor…

DarVAKİT

 

İlgili Yazılar